küçük kentlerin büyük yalnızlığına

Yeni bir kente gelirsiniz bazen. Küçük kendi halinde bir kasabadır. Belki yükünüz ağır, belki yorgunsunuz, belki yağmur yağıyor. Şemsiyesiz yalnızlığınıza dökülen meraklı bakışlar arasından, avucunuzdaki yitik adrese dökülecek bir kaldırım ararken kendinize, size o kentte ilk kapıyı açan yüzün heyecanı ve merakı içinde kaybolursunuz. Sonra beceriksiz sarılmalar ve tedirgin süzüşler...

Zaman geçer, alışırsınız kentin zavallı yalnızlığına. Sarılınca sıcaklığı size geçen ilk yüz ve yalnızlığınızdaki sevinci sizinle paylaşan taşralı kederler geçen zamanla beraber içinizdeki boşluğu büyüterek doldururlar. Orada kaldıkça kendinizden ve düşlerinizden uzaklaşıyor olmanın bilinci bile azaltmayacak kendi içinizde düştüğünüz uçurumun boyunu...

Sonra gidersiniz. Miadını doldurmuş yalnızlıkların iğreti mükâfatı olarak...

O şehre ait kartpostallar alırsınız yılın belirli günlerinde. Tanıdık el yazılarının kâğıt kokusuna karışmış kokularında yeniden gelirsiniz bir gün o kente.

O ev satılmıştır. Tanımadık yüzleri görünce korkarsınız kapıları tıklatmaktan. Yalnızlığınızın parmak uçlarına basarak uzaklaşır ve bir zamanlar sizinle akan o sefil hayatı izlersiniz. O kent sizi çoktan terketmiştir. Yokluğunuzun bıraktığı mutsuz arsalara kaçak ömürler dikilmiştir.

Kentin ufak çay bahçesinde, tanımadığınız yeni sahibinden içilen ısmarlama çay, aramak için geldiklerinizi bulamamanın hüznüyle karışacak ve birazdan başlayacağını hissettiğiniz bir yolculuğun kekremiş tadını bırakacak dudaklarınızda...

Şimdi o ufak çay bahçesinde oturup bunları size yazarken, hiçbir sokağında geçmeyecek ismimi alıp başka kentlerin çıkmaz sokaklarında kaybolmaya gidiyorum. Belki yağmur yağıyor, belki yüküm ağır, belki yorgunum...

Bana o kapıyı açanlar neden gitti...
Nereye...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !